24 Nisan 2024
Şehirler ve İlçeleri

ÇANDARLI ADI NEREDEN GELİYOR – İZMİR

Pitane diye bildiğimiz ilkçağlardan beri izlediğimiz tarihi bir kent olan Çandarlı ortaçağ içinde önemini yitirmiş, Bizans ve Ceneviz güdümünde kalmış, Türk egemenliği altına girince kıyı kent olması nedeniyle pek ilgi görmemiştir. Çünkü Türkler göçebe gelenekler içinde bozkır kültürü etkisi ile deniz, göl ve ırmaktan yararlanmayı pek düşünmemişlerdir. Sonra adalar ve deniz kıyıları tehlikeli gibi görünmüştür. Bu durum karşısında ancak devlet politikası Türk halkını deniz kıyılarına çekebilir, denizci, gemici, levent olmaya özendirilebilirdi. II. Murat (1420-51) ünlü sadrazamı Çandarlı Halil Paşa devlet geleneği olan soylu bir aileden geliyordu. 24 yıllık sadrazamlık görevi süresinde denizciliğe, donanmaya ve dolayısıyla kıyı kentlere ilgi gösterdi. II. Murat ve Fatih döneminde bölge de Türkleştirme etkinlikleri çok büyük bir hızla gelişti. Çandarlı Halil Paşa Cenevizlilerden kalma köhne kaleyi yeni baştan ele alıp inşa ettirdi. Türkler denizcilik bilmiyordu ama beş burçlu 16 metre yükseklikte bir surla çevrili kale olunca artık buraya yerleşebilirlerdi. Böylece kenti Türk yerleşmesine açan, müslüman halkın oturduğu bir kent olmasını sağlayan Halil Paşa görevini yapmıştı. Halk da Pitane adını bırakıp Türk İslam dönemi damgasını taşıyan bir ad buldu, yapan paşanın adı olan Çandarlı sözcüğünü seçtiler. Bu ad verme halkın kendi süzgecinden damıtılmış olarak ortaya çıkmıştır. Yani bir kurul, bir meclis, meşrevet yaparak değil. Çandarlı adının ortaya çıkış tarihi olarak xv. yüzyılın ikinci çeyreği demek doğru olur. Çandarlı adının anlamı Halil Paşa nın sanı diyebiliriz. Çandarlı Paşa ailesi aslında Ankara nın Nallıhan ilçesine bağlı Cendere köyündendir. Yani aslı Cendereli olup giderek yazıp söylemlerde Çandarlı adını almıştır. İşte Pitane ye Çandarlı adından önce Asar ve Hisar adı verildiği, bunların her ikisinin birden kullanıldığı, hatta xv. yüzyılda Çandarlı adı benimsenmesine karşın Asar ve Hisar adlarının söylene geldiği anlaşılmaktadır.
Bölgenin en eski yerleşim yerlerinden birisi olan Çandarlı İzmir-Bergama karayolu üzerinde yer alır. Ceneviz şövalyeleri tarafından inşa edilen kale Türkiye’nin en iyi korunmuş durumdaki kalelerinden birisidir. Kalede Helenistik Çağ surlarından kalmış taşların kullanıldığı görülür. Kale 13.-14. yy’da ünlü sadrazam Çandarlı Halil Paşa tarafından restore ettirilmiştir. Sadrazamlığı sırasında Çandarlı Halil Paşa, ünlü Pitane kentinin Cenevizlilerden kalma köhne kalesini yeniden yaptırdı ve kenti bayındır hale soktu. Yeni icat olan top atışlarına karşı dayanıklı olması için taş bloklar ve temel payandaları yaptırmıştır. Böylece Çandarlı Kalesi sağlam ve korunaklı bir hal almıştır. İşte o zamandan beri Pitane adının yerine Çandarlı almıştır. Bir başka deyişle Çandarlı’nın isim babası Halil Paşadır. Planı kareye yakın bir dikdörtken biçiminde olan Çandarlı Kalesi, bugün beş kulesi, mazgalları, kapısı ve duvarları ile oldukça görkemlidir. Kaynak: İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü

Çandarlı’nın antik adı Pitane. Pitane, ok atmakta engel olduğu düşüncesiyle sağ memelerini dağlayarak ya da keserek yok eden kadın savaşçılar amazonların kurduğu kentlerden biri. Adını, Amazon Kraliçesi Pitane’den almış. Tarihinin milattan önce 4000’lere dayandığı söyleniyor. Ancak, antik döneme ait kalıntıları pek fazla değil.
Ünlü Çandarlı Kalesi ise bölgede bir dönem hüküm sürmüş olan Cenevizlilerden kalma. Bizans’ın zayıfladığı dönemler… Cenevizliler kıyı kalelerini ele geçirmişler, denizin kapılarını tutmuşlar; ticaret deyin, korsanlık deyin; kesip biçiyorlar, alıp geçiyorlar.
Bizans’ın zayıflamasıyla öte yanda doğudan başlayan bir gelişme var: Türk boylarının Anadolu’ya yayılması. Tarih onunla değişecek. Genel tarih olduğu gibi, yerel tüm tarihler de… Bu değişimden Çandarlı da payını alıyor: Saruhanoğulları ve Karesioğulları beyliklerinin egemenliğinde kalıyor bir süre. Derken, İkinci Murat ve Fatih Sultan Mehmet döneminin bu kıyılara gösterdiği ilgiyle işler başka bir şekil alıyor. İkinci Murat’ın uzun süre yanında bulunmuş Çandarlı Halil Paşa, buradaki Cenevizlilerden kalma kaleyi yeniden imar ediyor ve kıyıda güvenli bir yerleşim alanı açıyor. Ondan sonradır ki Pitane adı gittikçe gerilere düşüyor ve Çandarlı adı öne çıkıyor.
Adlı adınca anılması gerektiğinde Cendereli denmesi gerekiyor Halil Paşa’ya. Devlet katında bulunmuş ailesi, Ankara / Nallıhan’ın Cendere diye bilinen köyünden. Nedense Çandarlı denmiş ve öyle yerleşmiş soyun adı. Ege kıyılarının zarif bir nazarlığı gibi duran, masmavi gülümseyen bu beldesine de öylece ad olmuş.

Orhan Gazi devrinden başlayarak II. Selim’in tahta çıkışının ilk yıllarına kadar birçok ilmiye ricâli ve devlet adamı yetiştirmiş bir sülâledir. Mevcut şecerelere göre bu aile mensupları çeşitli kollar halinde zamanımıza kadar gelmiş, son devirlerde içlerinden bazıları mutasarrıf olarak görev yapmış, bir kısmı da İznik yöresinde âyanlıkta bulunmuştur.

Ailenin adı çeşitli kaynaklarda Cenderî, Çenderî, Çandarlı, Cenderlü ve Çandarlu, Cendereli ve Cenderelü olarak değişik şekillerde yazılmış olmakla beraber sonradan Çandarlı okunuşu yaygınlık kazanmıştır. Ancak ailenin reisi Halil Hayreddin Paşa’nın, İznik’te bulunan cami kitâbesiyle Serez’deki Eskicami kitâbesinde nisbesi Cenderî şeklinde gösterildiği ve Gazi Evrenos Bey’e verilen 1390 tarihli beratta, oğlunun isminin İlyâs b. Halîl el-Cenderî olarak yazıldığı hususları dikkate alınırsa aile adının Cenderî tarzında okunmasının daha doğru olacağı söylenebilir.

Çandarlı ailesinin nasıl ve nereden ortaya çıktığı hususu da pek açık değildir. Gerek aile arasındaki rivayetler gerekse ilk Osmanlı müelliflerinden Ahmedî’nin Kara Halil Hayreddin Paşa’yı “Cenderî” olarak belirtmesi, ailenin Karaman vilâyetinin Sivrihisar (Nallıhan) kazasına bağlı Çendere köyünden çıktığı ihtimalini ortaya koymaktadır.

Kara Halil Efendi, ilk Osmanlı Sultanı Osman Gazi’nin kayınpederi Şeyh Edebâli ile akraba (bacanak) olup Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda önemli rol oynayan ahî teşkilâtına mensuptu. Dolayısıyla Çandarlı ailesi daha o devirde seçkin şahsiyetlere sahipti ve tanınmış ailelerle akrabalık kurmuştu.

Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa’dan sonra gelen oğulları ve torunlarından Ali Paşa, İbrâhim Paşa, II. Halil Paşa ve II. İbrâhim Paşa vezîriâzamlığa kadar yükselmiş devlet adamlarıdır. Halil Hayreddin Paşa’nın üç oğlundan ikincisi olan İlyas Paşa ise babası ve kardeşleri gibi ilmiye sınıfına girmeyerek askerî hizmetlerde bulunmuş, beylerbeyiliğe kadar yükselmiş ve Yıldırım Bayezid zamanında vefat etmiştir. Kabrinin nerede olduğu bilinmemektedir. Ailenin Serez kolu bu İlyas Paşa evlâtlarından günümüze kadar gelmektedir. İlyas Paşa’nın İznik’te bazı eserleri ve vakıfları vardır. Onun Kasım 1482’de vefat eden oğlu Dâvud Çelebi İznik’te ceddi Hayreddin Paşa Türbesi’nde medfundur. Dâvud Çelebi’nin bu şehirde Süleyman Paşa Camii civarında bir de çeşme yaptırttığı bilinmektedir.

Halil Hayreddin Paşa’nın büyük oğlu Vezîriâzam Ali Paşa’nın çocuğu olmadığından ailenin bu kolu kendisinden sonra son buldu. Aile içinde önemli bir yeri olan küçük oğlu Vezîriâzam İbrâhim Paşa’nın ise Dedebâli kızı İsfahan Şah veya Hanım Hatun adındaki zevcesinden Mahmud Çelebi, Mehmed Çelebi, Fatma Hatun ve Hatice Hatun adında iki oğlu ve iki de kızı oldu. Büyük oğlu olan Vezîriâzam II. Halil Paşa’nın annesi ayrıydı.

İbrâhim Paşa’nın oğlu Mahmud Çelebi, II. Murad devrinde Çelebi Sultan Mehmed’in kızı yani padişahın kız kardeşi Hafsa Sultan’la evlendirilmek suretiyle Osmanlı hânedanına damat oldu ve Bolu sancak beyliğine kadar yükseldi. Fakat Macarlar’la meydana gelen mücadeleler sırasında Niş’te (Şehirköy) pusuya düşürülüp Jan Hünyadi Yanoş kuvvetleri tarafından esir alındı ve Sırp despotuna teslim edildi. 1444 Segedin (Szeged) anlaşmaları sırasında 70.000 duka altın fidye karşılığı esaretten kurtuldu, elçilikle gelen Macar delegelerinin yanında Edirne’ye gönderildi. Mahmud Çelebi’nin daha sonraki hayatı hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Kendisinin 1442 yılında İznik’te inşa edilmiş bir camii vardı. Ölümünde bu caminin mihrabı önüne defnedildi ve mezarının etrafı sonradan demir parmaklıkla çevrildi. Zevcesi Hafsa Hatun da kendisinden sonra Mekke’de vefat etti. Bursa’da Çelebi Sultan Mehmed’in yani babasının türbesinde, ayak ucunda mevcut levha kitâbeli mahal onun makam yeri olmalıdır.

II. Murad devri vezîri âzamlarından İbrâhim Paşa oğlu Maktul Halil Paşa’nın Ahmed, Yûsuf, Mehmed, Süleyman, Mustafa ve İbrâhim adında altı oğlu ile İlaldı ve Esleme isminde iki de kızı vardı. Çocuklarından ilk ikisi babalarının sağlığında vefat etti. Mehmed Çelebi de tarikata intisap ederek dünya işleriyle meşgul olmadı. Fakat Halil Paşa’nın en büyük oğlu Süleyman Çelebi, ailenin birçok ferdi gibi medrese tahsiline devam edip ilmiye sınıfına girdi ve babasının sağlığında XV. yüzyıl ortalarında kazaskerliğe kadar yükseldi. Ancak babasının katli üzerine vazifesinden azledilerek, bir müddet açıkta kaldı. 1455 yılında vefat etti. İznik’te babasının türbesinde medfundur. Süleyman Çelebi’nin XVI. yüzyıl başlarına kadar hayatta olan çocuklarından Hayreddin Çelebi ile 1490’da ölen Mehmed Çelebi’nin ve bunun oğlu Cafer Çelebi’nin ancak isimleri tesbit edilebilmiştir.

Maktul Halil Paşa’nın en küçük oğlu İbrâhim Paşa da babası ve kardeşi gibi medreseden yetişti ve Edirne kadısı oldu. II. Bayezid devrinde vezîriâzamlık makamına getirildi. Halil Paşa’nın kızlarından Esleme Hatun ümerâdan Hamza Bey oğlu Yahşi Bey, İlaldı Hatun da yine ümerâdan Bâli Bey ile evlendi. Aileden çıkan sonuncu vezîriâzam İbrâhim Paşa’nın üç hanımı ve yedi çocuğu vardı. Bunlardan Hızır Bey kızı Hundi Hatun’dan İshak isminde bir oğlu ile Hatice Hatun adında bir kızı dünyaya geldi. İshak Bey daha sonra babasının ve annesinin Edirne’de bulunan vakıflarına mütevelli oldu ve kendisinden sonra da oğlu Ali Bey bu evkafa baktı.

İbrâhim Paşa’nın, Belgrad muhasarasında şehid düşen Dayı Karaca Paşa’nın kızı ve ikinci zevcesi Hundi Hatun’dan da Şah Hûban Hatice isminde bir kızı olmuştu. Buna ait vakıflar ise Bursa’da bulunuyordu. İbrâhim Paşa’nın Muhiddin Mehmed, Süleyman, Îsâ ve Hüseyin isimlerinde dört oğlu daha vardı. Bunlardan Çelebi Sultan Mehmed’in kızı Selçuk Sultan’ın kızı Hanzâde Hanım Sultan’dan olan oğlu Muhyiddin Mehmed Çelebi babasının İstanbul’daki evkafına mütevelli tayin edilmişti.

İbrâhim Paşa’nın Hüseyin adındaki oğlunun da, Konya, Halep ve Diyarbekir beylerbeyiliklerinde bulunduğuna ve 940’ta (1533-34) vefat ettiğine dair bazı bilgiler mevcuttur. İbrâhim Paşa’nın Îsâ Çelebi adındaki oğlu ise medreseden yetişmiş, İstanbul’da Dâvud Paşa, daha sonra Edirne’de Üç Şerefeli medreselerine müderris tayin edilmiş, Filibe kadılığında bulunmuş, 1511’de Tâcîzâde Câfer Çelebi yerine nişancı olmuştu. Yavuz Sultan Selim’in tahta çıkması üzerine bir ara nişancılık uhdesinde bulunduğu halde Anadolu kazaskerliğine getirildi. Îsâ Çelebi’nin bu vazifeden ayrıldığı tarih bilinmemektedir. Ancak 28 Şubat 1514’ten önce sancak beyi olarak görev yaptığı anlaşılmaktadır. 1523’te ise Menteşe sancak beyliğinden Halep sancak beyliğine getirildi. 1527’den sonra Karaman ve Şam beylerbeyiliği yaptı. Bu sırada Halep’teki bir ayaklanmayı şiddetle bastırması hakkında çeşitli şikâyetlere yol açtı ve bu sebeple Sivas beylerbeyiliğine gönderildi. Ancak Kanûnî Sultan Süleyman’ın vezîriâzamlarından Makbul İbrâhim Paşa’nın himaye ve desteği sayesinde tekrar Şam beylerbeyiliğine getirildi ve 1549’da ölümüne kadar bu görevde kaldı. Devrin kaynakları, onun tıp ilmi de dahil olmak üzere her türlü ilme vâkıf, faziletli bir insan olduğunu yazar.

Îsâ Paşa’nın İbrâhim, Ahmed, Mehmed ve Halil adlı çocuklarından yalnız Halil Çelebi hakkında bilgi mevcuttur. Halil Çelebi 1508’de doğmuş ve medrese tahsili görüp mülâzım olduktan sonra dedesinin İstanbul’da Uzunçarşı’da bulunan medresesine müderris olmuştu. 1546’da İstanbul’da Atik Ali Paşa Medresesi’ne tayin edilmesine rağmen daha sonra bu meslekten ayrılarak ecdadı gibi idarî ve askerî göreve geçti. Önce Maraş eyaleti defterdarı oldu, daha sonra sancak beyi olarak görev yaptı. 1558 Martında Afyonkarahisar sancak beyi idi ve aynı zamanda Şehzade Bayezid’in oğlu Orhan Çelebi’ye lalalık yapıyordu. Fakat Şehzade Bayezid’in ve çocuklarının katli olayı üzerine bir müddet açıkta kaldı. Daha sonra Budin eyaleti defterdarlığına getirildi. Bir süre bu görevde kaldı, ardından bu vazifeden affını istediğinden 9 Eylül 1565 tarihli fermanla görevine son verildi. İstanbul’a döndükten sonra 1570’te ölümüne kadar bu şehirde kaldı. Bu son vazifesi sırasında Budin eyaletinin on iki sancağının tahririni yaptı. Düzenlediği ve Defter-i Halîl adıyla anılan bu tahrir defteri Avusturya ile yapılan müzakerelerde esas alındı. Halil Bey’in Muhlisî ve Defterî mahlasları ile yazdığı şiirleri de vardır.

Bir yanıt yazın