AFYONKARAHİSAR KALESİ

AFYONKARAHİSAR KALESİ

Afyonkarahisar şehir merkezinde volkanik özellikli, yerden yüksekliği 226 metre olan doğal yükseltili bir kaya kütlesi üzerinde yer alan ve MÖ 1350 yıllarında Hitit imparatoru II. Murşil zamanında Arzava seferinde mustahkem mevki olarak kullanılmış olan bu kale önce Hapanuva; Roma ve Bizans dönemlerinde Akroenos; Selçuklular’dan itıbaren ise Karahisar adı ile anılmıştır.

Tarihi dokusu korunamamış olsa da hala eski kalıntılar mevcuttur.

SELÇUKLULAR VE OSMANLILAR

Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubat’ın hazineleri bu kalede saklandığından, kale Hisar-ı Devlet olarak da adlandırıldı. Selçuklu vezirlerinden Sahip Ata Fahrettin Ali döneminde kalenin ismi Karahisar-ı Sahip oldu. 1573’te burayı tamir ettiren II. Selim ise yörede yetiştirilen afyondan ötürü kaleye Afyonkarahisar adını vermiştir.

ÖZELLİKLER

Şehre adını veren koyu renkli volkanik kayalardan oluşan yüksek bir tepenin üzerine kurulan kalenin eski adının Karahisar-ı Sâhib olduğu ve Karahisar adını, şehrin ortasında yükselen kayalığın renginden ve üstünde bulunan hisardan aldığı bilinmektedir. Sâhib ise, Anadolu Selçuklu veziri Sâhib Atâ Fâhreddîn Ali ile ilgilidir. Kalenin, antik çağ ve öncesi tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Bizans çağındaki Akroinos Kalesi’nin şimdiki kale alanı olduğu düşünülmektedir. 12. yüzyıl sonlarında ya da 13. yüzyılın başında Selçuklu hâkimiyetine geçmiş olması muhtemel şehir, yüzyılın ortalarına doğru bir süre Sâhib Atâoğulları tarafından idâre edilmiş ve 14. yüzyılın ortalarına doğru Germiyânoğulları Beyliği’nin hâkimiyetine geçmiştir. Sarp bir kayalık üzerinde doğu-batı yönünde uzanan kale, kayalık topoğrafyanın eğim çizgilerini takip eden sur duvarlarıyla çevrili bir yerleşim alanıdır. Kale eteklerinden ve aşağı şehirle irtibatlı olarak güney-batı yönünden dik bir rampa halinde başlayan yol, bir patikaya dönüşerek dikdörtgen ve kare planlı burç ve kulelerle tahkim edilmiş ve geçmişte muhtemelen bir kapıyı da ihtiva eden açıklıktan itibaren giderek yükselmekte ve kaya formasyonları arasında sürekli kıvrılarak kalenin zirvesine ulaşmaktadır. Yolun İç Kale’ye ulaştığı noktada, ikinci bir tahkimat arasında bir başka kapının daha bulunduğu iddia edilebilir; ne var ki, sur çizgisi üzerindeki eksilmeler dolayısıyla bunu doğrulayabilmek için özel sondaj ve kazılara ihtiyaç vardır. Yerleşim alanını çevreleyen sur duvarlarının, çoğu yerde, kayalık formasyonlardan ibâret olduğu, sur duvarları üzerinde topoğrafyaya bağlı olarak silindirik ya da dikaçısal kırılmalar yapan çeşitli burç ve kulelerin bulunduğu tesbit edilmektedir. Yakın zamanlarda gerçekleştirilen onarımlarla sur duvarları büyük ölçüde tamamlanmış ve duvarlar üzerine dendanlar yerleştirilmiştir. Sur çizgisi üzerinde alt kotta görülen kimi pencere açıklıkları, duvarın gerisinde iki ya da daha çok katı ihtiva eden yapılar bulunduğunu açıklamaktaysa da, mevcut durumu tümüyle ortaya koyabilmek için sistemli kazı ve sondajlar yapılmasına ihtiyaç vardır. Kalenin içinde bir mescidin bulunduğu anlaşılmakla birlikte, yeri henüz tesbit edilememiştir. Kimi kaynaklardan, kalenin, Selçuklu Sultanı I. Alâeddîn Keykubat tarafından tâmir ettirildiği ve Hisarardı Medresesi ile birlikte kalenin güney tepesine çini mihraplı ve minareli bir mescit yaptırıldığı anlaşılmaktadır.

Alâeddîn Mescidi olarak da bilinen Kale Mescidi’ne ilişkin, 17. yüzyılın ortalarında şehre gelen Evliyâ Çelebi’nin “…aşağı şehirde Ulu Camii önündeki aşağı kale kapısından girip bu kalenin tâ tepesindeki Hünkâr Camii’ne kadar tam iki saatte çıktım. Bu kalenin içinde tâ zirve-i âlâda Sultan Keykubad Camii küçüktür ama sanatlıdır. Mihrabı baştan başa çinilidir. Fakat minaresi yoktur, zelzeleden yıkılmıştır…” demesi dikkat çekicidir. Çelebi’nin mescidin mihrabında gördüğü çinilerin, 17. yüzyılda, şehirdeki Mısrî Camii’nin mihrabında kullanıldığı iddia edilmiştir. İç Kale’nin yerleşim alanındaki kalıntılar arasında, geçmişi Selçuklu çağına inen bir Saray ile askerî amaçlı daha pek çok yapı ve sarnıçların da bulunması beklenir.

Hititler’den miras kalan kale, yerden 226 metre yüksekliktedir. Hitit Kralı II. Mürsil tarafından Arzava Krallığı’na düzenlenen sefer sırasında yaptırılmış ve yapıldığı dönem ‘’yüksektepe şehri’’ anlamına gelen Hopanuva olarak anılmıştır. Afyon şehir merkezindeki bu kale dik kaya kütlelerinin üzerine kurulmuş; bölgeye sahip olan her imparator ya da komutan tarafından isim değişikliğine uğramıştır. Örneğin; Bizans İmparatorluğu buraya tam da anlamına yaraşır ‘’yüksek kale’’ manasına gelen Akroenos adını vermiştir. Bölgede afyon yetiştirildiği için II. Selim tarafından adı Afyonkarahisar olarak değiştirilmiştir.

İç ve dış olarak iki bölüme ayrılan kalenin iç bölümünde Selçuklu Sultanı Keykubad tarafından yaptırılan cami, saray, su sarnıçları, mahzenler ve erzak ambarları bulunmaktadır. Geçmişi 3 bin yıla dayanan kale, bugüne miras olarak kalmış; birçok kuşatma ve savaşa şahit olmuştur. Bu kale ile ilgili birçok hikaye anlatılmaktadır; ancak bu hikayelerden en dikkat çekeni Battal Gazi’ye ait olanıdır. Rivayet  ki; Battal Gazi bu kaleyi alabilmek için büyük çaba sarf etmiştir. Kaleden Battal Gaziyi gören kralın kızı ona aşık olmuştur ve onun kendisini görüp etkilenmesi için harekete geçmiştir. Uzun uğraşları sonucunda kendisini görmeyen Battal Gazi’ye bir taş fırlatmış ve o taş kulağına gelmesiyle ölümüne neden olmuştur. Bu duruma çok üzülen kralın kızı da kendisini hançerleyerek öldürmüştür. Şuan Battal Gazi’nin mezarı Karahisar Kalesi’nin altında bulunan Ulu Cami’de bulunmaktadır.

KAYNAK: VİKİPEDİ