KALE KAPISI – ERZİNCAN

KALE KAPISI – ERZİNCAN

Erzincan Kalesi’ne ait tarihî bilgiler yetersizdir. Bazı yayınlarda, kalenin son şeklini Mengücekoğulları idaresi zamanında kazandığı iddia edilirse de, bunu doğrulama imkânı yoktur. Buna karşılık, 13. yüzyıl kaynakları tarafından adı sıkça zikredilen ve 14. yüzyıl sonuna kadar Selçuklu, Mengücekoğulları, İlhanlılar, Ertenaoğulları, Akkoyunlular ve Timur döneminde sikke basılan kentte, geçmişi çok daha eskilere giden ve Ortaçağ sonlarına kadar kullanılan bir kalenin varolduğu iddia edilebilir.

Erzincan ve çevresi 1379 yılına kadar Eretna Devleti sınırları içerisinde kalmış; ardından Mutahharten şehre hakim olarak Erzincan Emîrliğine geçmiştir. Onun zamanında, 1396 yılında şehir tahrip edilip yağmalanmıştır. Osmanlı Sultanı I. Bâyezid’in 1401 yazı ortasında şehri muhasara altına aldığı, Mutahharten’in şiddetli taarruz karşısında İçkale’ye çekilip nihayet teslim olduğu bilinmektedir.

yüzyılın başlarında Timur’un huzuruna gönderilen ve Semerkand’a uzanan uzun yolculuğunu kaleme alan İspanyol elçisi Ruy Gonzales de Clavijo gördüğü sıralarda, “pek geniş olmayan şehir, kuleli bir duvar (sur)la çevrilidir. Bu duvarın birkaç yerinde haç işareti görülmekteydi”.

Kalenin 1405 yılı depreminde hayli zarar gördüğü ve onarıldığı bilinir. Kale Camii’nde ve “kale kapısının iç tarafında ilk sıra taşlar arasında köşeden itibaren beşinci taşta iki satır sülüs celi” yazılı olduğu söylenen 1418 tarihli kitâbenin deprem sırasında yıkıma uğrayan kale kapısının onarımıyla ilişkili olduğu iddia edilebilir; ne var ki, kitâbe günümüze ulaşamamıştır.

Şehir bundan sonra da çeşitli kereler depreme maruz kalmıştır; bunlardan 1457 yılında vuku bulan ve “Erzincan’ın altını üstüne getiren ve su altında bırakan” depremde, kalenin ve dolayısıyla kale kapısının da büyük ölçüde tahrip olduğu söylenebilir.

Kanunî Sultan Süleyman’ın 1525 yılındaki doğu seferine katılan Matrakçı Nasuh’un çizdiği Erzincan kent tasvirindeki kale kapısı, hiç şüphesiz dönemin çizim tekniği açısından gerçeği bir fotoğraf duyarlılığı ile yansıtmaktan uzaktır. 1568 yılında Erzincan kalesinde dizdar dahil 92 müstahfız ve 22 azab olmak üzere 114 muhâfız mevcut olup, kale dizdarı İlyas isminde biriydi. 17. yüzyılda, Evliyâ Çelebi gördüğünde, Erzincan, her taraftan sur ve hendek ile çevrili olup “şehre demir bir kapıdan girilmekteydi”. Şehrin “Murabbau’ş-şekil (kare planlı) taştan küçük bir kalesi vardır. Kale duvarları gayet alçaktır. Kale içinde 200 kadar bağsız, bahçesiz evler ve bir cami bulunmaktadır. Kale içi dar bir sahadır”. Çelebi’nin “…kaleden şehre bir köprü ile geçilir” demesi, kale kapısının önünde bir hendek bulunduğunu akla getirir; ünlü seyyahın, şehre “demir bir kapıdan” girildiğini belirtmesi, eğer doğruysa, kalenin inip-kalkan (müteharrik) bir kapısının olduğunu düşündürür.Bugünkü kale kapısının, doğu ve batı cephelerinde kullanılan kesme taşlara bakılarak, Osmanlı öncesi dönemlere kadar inen bir geçmişi bulunduğu varsayılabilir; buna karşılık, şimdiki halini, hiç şüphe yok ki, büyük ölçüde Osmanlı çağında kazanmıştır.

Erzincan kalesinden günümüze ulaşabilen yegâne yapı kale kapısıdır. Yapı, düzgün kesme kaplama taşlarla inşa edilmiş dikdörtgen prizmal kârgîr bir kütledir. Geçmişte yapılmış ve bugün hâlâ izleri görülebilen müdahaleler sonucu, kimi bölümlerindeki kaplama taşları sökülmüş, bir kısmı da zamanla yerlerinden düşmüştür; bu haliyle, eriyen bir kültür harabesi olarak günümüze ulaşabilmiştir. Bu tahribatta, hiç şüphe yok ki, Erzincan’ı yerle bir eden 1939 depreminin de büyük etkisi olmuştur. Esasen 11. yüzyıldan başlayarak bu çevrede ve kentte meydana gelen pek çok depremin de yıkıcı etkileri olduğu muhakkaktır.

Nisbeten sağlam kalabilmiş kuzey cephesi, her iki köşesinde simetrik olarak yükselen beşgen planlı birer kulenin sınırlandırdığı bir sivri kemer halinde tasarlanmıştır. Âdeta sığ bir eyvan görünümü arzeden kemerin üzengi taşları, profilli birer konsol şeklinde düzenlenmiştir. Binaya, cephenin ortasındaki basık kemerli bir kapıyla dahil olunmaktadır. Sözkonusu kapı boşluğunun her iki yanında, simetrik olarak, düşey birer dikdörtgen çerçeve içine alınmış altlı-üstlü oyuklar, hiç şüphe yok ki, vaktiyle kapıyı aydınlatan meşaleleri taşıyan metal aksamın yerleştirilmesi için ve mevcut izlere bakılırsa her hâlükârda sonradan açılmış olmalıdırlar. Binanın doğu cephesi, şimdiki hâlde, sağır bir duvar kütlesinden ibarettir; farklı renk ve ebattaki kaplama taşlarının bir bölümü eksiktir. Mevcut izlere bakılarak, cephede kullanılmış taşların bir kısmının başka bir yapıdan getirilip kapının inşaatı sırasında devşirme olarak kullanıldıkları iddia edilebilir. Nitekim bunlardan biri üzerinde bir çerçeve içine alınmış dokuz kollu yıldız şeklinde geometrik bir kompozisyon dikkati çekmektedir. Kompozisyonun ortasındaki delik, sözkonusu taşın vaktiyle bir havuz göbeğinde kullanılmış olduğunu düşündürür.

Cephenin kuzey-doğu köşesinde, vaktiyle kale kapısına bağlanan sur duvarının bir parçası in-situ olarak kalabilmiştir.

Yapının batı cephesi, çeşitli zamanlarda yapılmış müdahaleler sonucunda tahrip edilmiş; güney-batı köşedekiler hariç tutulursa, kaplama taşlarının büyük bir bölümü de eksilmiştir. Sözkonusu köşeye, şimdiki halde, briketten yapılmış küçük bir bina eklenmiştir. Cephenin kuzey yarısında, batı istikâmetine doğru uzanan hayli tahrip olmuş durumda bir duvar kütlesi dikkati çekmektedir. Cephenin kuzey-batı köşesinde, vaktiyle kale kapısına bağlanan surun izleri hâlâ görülebilmektedir. Bu köşede yükselen kulenin arka yüzünde, üst kotta ise, tuğla örgülü bir örtü kalıntısının izlerine rastlanmaktadır.

Yapının güney cephesinin vaktiyle bütünüyle düzgün kesme taş kaplamalı olduğu anlaşılmaktadır; ne var ki, bugün geriye sadece cephenin üst bölümündeki birkaç sıra taş örgü kalabilmiştir. Cephenin ortasındaki dikdörtgen kapı boşluğu hâlihazırda briketle örülüdür. Açıklığın üst kotunda, vaktiyle çift kanatlı olduğu anlaşılan kapı kanatlarının millerinin oturduğu zıvanalı taş konsollar ile bunların üzerine binen ahşap bir lento yer almaktadır. Lentonun üzerinde tuğla örgülü yuvarlak bir kemer yükselmektedir; kemer karnı ile ahşap lento arasındaki boşluk da, lento genişliğinde ve yuvarlak kemerle hem-yüz olacak şekilde tuğla ile örülmüştür.

Yapının, bugün depo olarak kullanılan kare planlı iç mekânını kuzey-güney istikâmetinde uzanan tuğla örgülü bir sivri beşik tonoz örtmektedir; vaktiyle sıvalı olduğu, kalan izlerden de anlaşılan bir husustur. Tonozun ortasında kare kesitli bir havalandırma deliği bulunur. Mekânın her iki uzun kenarının, vaktiyle, zeminden itibaren belli bir yüksekliğe kadar kesme taş kaplamalı olduğu anlaşılmaktadır; ne var ki, kaplama taşlarının büyük bir kısmı zamanla dökülmüştür. Her iki duvarda da, zeminden belli bir yükseklikte ve karşılıklı olarak yerleştirilmiş profilli bir taş friz uzanmaktadır.

Yapının çeşitli zamanlarda elden geçirildiği ve fizikî müdahalelere marûz kaldığı muhakkaktır. Nitekim, vaktiyle kente giriş-çıkışın yapıldığı bir nizamiye işlevi gördüğü her haliyle anlaşılan bu kapı kuruluşu, zamanla değişen kent fiziği yüzünden, büyük bir şans eseri olarak, yok olan tarihî çevresinden yalıtılmış bir şekilde ve âdeta anıtsal bir heykel gibi günümüze ulaşabilmiştir.Yapının kuzey cephesinin her iki köşesinde hâlâ izleri görülebilen duvar kalıntıları, kapının vaktiyle bir sur sistemi içinde yer aldığını açıkça ortaya koymaktadır. Söz konusu sur duvarlarına ait kimi izler bugün bile görülebildiği gibi, kale kapısının batısında, mahallince Taş Burç olarak adlandırılan ve vaktiyle kalede donjon işlevi görmesi muhtemel önemli bir mimari parçası da günümüze kadar ulaşabilmiştir.

Kale kapısına yaklaşık 30 metre uzaklıkta yer alan Taş Burç, tıpkı kale kapısında olduğu gibi kesme taştan inşa edilmiştir; kalabilen izlerden ve kimi sıva kalıntılarından hareketle, vaktiyle birçok kereler onarım geçirdiği anlaşılmaktadır. Kale kapısının batı cephesindeki duvar kalıntısı, bu kesimdeki sur çizgisinin kapı ile Taş Burç arasında uzandığına şüphe bırakmamaktadır. Nitekim bu husus, Taş Burç’un doğu cephesinde kalabilmiş sur duvarı kalıntısıyla da doğrulanabilmektedir.

KAYNAK: SELÇUKLU MİRASI